Banagökyüzüde
9 Mayıs 2026 Cumartesi
Yama
12 Nisan 2026 Pazar
Sinek
Ben bir Dostoyevski romanıyım
Defterime yazdım seni
Ayaklarının önünde diz çökerdim
Sana ömür boyu hizmet ederdim
Bir sözün yeterdi
Arsız bir dilenci gibi, daha elini kaldırdığın an yanında biterdim
Sen ağzını açmadan ne istediğini anlardım
Defterimden koparıp attım seni
Islak kaldırımdaki su birikintisinde boğuldun
Yavaş yavaş, eridin
Gri kentte bir ayazda dondun geceleyin
Bir sarhoş tükürdü üzerine
Bir güvercin kondu yanına, umarsızca geçip gitti
Bir tüy uçtu üzerinden
Dali, tepede rüzgarı yönetiyor
Arkadan bir senfoni duyuluyor
Sen evinde oturuyorsun
3 Şubat 2026 Salı
Yallah
Hava yağmurlu, açtım gözümü kafamın solunda bir ağrı
Kim icat etti bu baş ağrısını bir elime geçirirsem yandı
Bıdık yumurta ile kahvaltı yaptı uykusuna devam ediyor şimdi
E o zaman ben de kahvemi içeyim defolun gidin siz de haydi. 😀
10 Eylül 2025 Çarşamba
DEĞİLDİR.
Değildir.
Bedeni teşhir etmek, kendini objeleştirip aşağılamak, hem kendini hem de tüm kadınları metalaştırmak; Atatürkçülük ile bağdaşlaştırılamaz. Siz olayı çok yanlış anlamışsınız.
Bu laiklik filan değildir. Bu istismardır.
“Dini sömürüyorlar” dediğiniz malum siyasi oluşum madalyanın bir yüzü ise, Atatürkçülüğü de sömüren diğer taraf siz oluyorsunuz.
Ne alaka cidden?
Bu şey gibi, bana ne ya ben genelevde çalışacağım ben Atatürkçüyüm demek gibi. Yazarken sesli güldüm.
Ne yapıyorsanız yapın da illa arkasına sığınacak bir şey arıyorsanız bu Atatürk olmasın. İtibarsızlaştırma politikanızı başka yerde uygulayın lütfen.
20 Temmuz 2025 Pazar
Deniz
Koca koca adamlardı halbuki
Böyle gömlekli falan takım elbiseli bazen de
Ama gözlerinde gördüğüm
Mahallede koşturan yağız bir çocuk
Saçları önüne dökülmüş, alnı terli
Susamış ve acıkmış, kapıya gelmiş mola verip
Arkadaşları dönmesini bekliyor maça
Bitirim gözleri sokağı kesmekte.
Onu konuşurken dinlemelisiniz hele
Azgın dalgaların dev kayalara çarpışını
izlemek gibi bir his
Sesi, fırtınanın tatlı uğultusu
Eli kolu yüzü, tüm bedeni adeta yaşam
hevesiyle coşmakta
Doğallığı ve görkemiyle çarpıyor insanın ruhuna
Bağıra bağıra ‘ben varım!’ diyor
Onu görmezden gelemezsin
Bırak rüzgar bildiği gibi essin.
16 Temmuz 2025 Çarşamba
Bitpazarı hatırası
Yer: Bornova pazar yeri
Semtinizdeki bitpazarına gidin.
Evimin dibinde
kurulan bir bitpazarı var. Hayatımda ilk defa gittim. Şimdiye kadar neyden mahrum kalmışım onu gördüm.
Oturdum bir sokak
lezzetçisi abinin masasında, adı Hüseyin. Çocuklarını tek başına büyütmüş, hala
da gölgesini üzerlerinden eksik etmeyen, yüreği temiz, emektar bir insan. Zorlu
bir hayatı olmuş Hüseyin abinin bunu yüzündeki çizgilerden ve gözlerindeki
anlayabilirsiniz.
Asi bir çınar gibi
duruyor orada.
Ufak bir tezgahı, bir
iki masa sandalyesi var orada. Tavuk ve ciğer pişiriyor. Oldukça güler yüzlü
samimi bir insan. Ciğer dürüm istedim, bir yandan onu yerken, bir yandan da etrafı
seyrettim, gelene geçene baktım, gözlem yaptım.
Bir sonuca vardım: En
samimi ortam burada. Maskesiz, şovsuz, çırılçıplak. Gösterişsiz, olduğu gibi.
Kimi çalmış getirmiş,
kimi çöpten çıkarmış, kimi temizlik yaptığı evin sahibinin çöpe atmak yerine
verdiği kıyafetleri getirmiş satmaya. Kimi yere örtü sermiş tam ortasına
oturmuş uyuyor.
Ürünlerden ziyade
ürünleri satanlar da bir iki kelamı hak ediyor bence. Kimse kendi tezgahındaki
ürünü övmüyor, bağırmıyor, gel abla burada şu var demiyor. Süslü paketlerle içi
boş şeyler satılmıyor burada. Paket yok. Geçer bakarsın işine gelirse alırsın.
Az kalsın unutuyordum. Hüseyin abinin mekanında otururken, arkadaşımın bir tanıdığı da oradaydı. Eşi ve çocuğu bizimle oturuyordu, adam da oyuncak almaya gitti. Elinde hortumu ve bir kulağı kırılmış bir fil figürü ile döndü.
Kadın :" Bu ne böyle kırık bu niye aldın bunu " diye sitem etti, elinde evirdi çevirdi fili. Adam oyuncağı çocuğa verirken :"Engelli fil o dedi, ne var insanlar da böyle, bir şey olmaz " dedi . Ama o kadar doğal bir akışta söyledi ki. O an zerre bir itiraz edemezsin, engelli fil o, alacaksın onu kusura bakma.
5 Temmuz 2025 Cumartesi
Hap var
Buldum!
Hani biz küçükken, büyüklerimiz, anne
babalarımız “sus sen küçüksün, sesini çıkarma, ağlama, bağırma, konuşma”
derlerdi ya, biz bundan dolayı duygularımızı düşüncelerimizi ifade edemedik ya
da çok zorlandık.
Kimse de sormadı senin derdin ne diye. Şimdi çocukken
öğrendiğimiz model: sus, konuşma, ifade etme, sende kalsın düşüncen duygun.
Sonra büyüdük, sorunlar filan yine tepemizde,
kimilerimiz derdini konuşarak, bir şey üreterek çözmeye yöneldi, spor yaptı,
sanatla uğraştı vs. terapiye gitti filan.
Büyük bir kısmımız da, ebeveynlerinin yaptığı
yanlış davranışları büyüdüğünde antidepresanların yaptığı ile aynı olduğunu
gördü. Anne baba eşittir antidepresan.
Bastır sorunları, halı altı, gülümse, toplumsal fonksiyonlarına devam et. Anne baba zamanında antidepresan rolündeydi. Çocuk büyüyünce ne yapsın alışık olduğu modeli aradı. Hapçı oldu çıktı sonra.
Halbuki çözümü kolaydı: empati, sevgi, nezaket.