Hava yağmurlu, açtım gözümü kafamın solunda bir ağrı
Kim icat etti bu baş ağrısını bir elime geçirirsem yandı
Bıdık yumurta ile kahvaltı yaptı uykusuna devam ediyor şimdi
E o zaman ben de kahvemi içeyim defolun gidin siz de haydi. 😀
Hava yağmurlu, açtım gözümü kafamın solunda bir ağrı
Kim icat etti bu baş ağrısını bir elime geçirirsem yandı
Bıdık yumurta ile kahvaltı yaptı uykusuna devam ediyor şimdi
E o zaman ben de kahvemi içeyim defolun gidin siz de haydi. 😀
Değildir.
Bedeni teşhir etmek, kendini objeleştirip aşağılamak, hem kendini hem de tüm kadınları metalaştırmak; Atatürkçülük ile bağdaşlaştırılamaz. Siz olayı çok yanlış anlamışsınız.
Bu laiklik filan değildir. Bu istismardır.
“Dini sömürüyorlar” dediğiniz malum siyasi oluşum madalyanın bir yüzü ise, Atatürkçülüğü de sömüren diğer taraf siz oluyorsunuz.
Ne alaka cidden?
Bu şey gibi, bana ne ya ben genelevde çalışacağım ben Atatürkçüyüm demek gibi. Yazarken sesli güldüm.
Ne yapıyorsanız yapın da illa arkasına sığınacak bir şey arıyorsanız bu Atatürk olmasın. İtibarsızlaştırma politikanızı başka yerde uygulayın lütfen.
Koca koca adamlardı halbuki
Böyle gömlekli falan takım elbiseli bazen de
Ama gözlerinde gördüğüm
Mahallede koşturan yağız bir çocuk
Saçları önüne dökülmüş, alnı terli
Susamış ve acıkmış, kapıya gelmiş mola verip
Arkadaşları dönmesini bekliyor maça
Bitirim gözleri sokağı kesmekte.
Onu konuşurken dinlemelisiniz hele
Azgın dalgaların dev kayalara çarpışını
izlemek gibi bir his
Sesi, fırtınanın tatlı uğultusu
Eli kolu yüzü, tüm bedeni adeta yaşam
hevesiyle coşmakta
Doğallığı ve görkemiyle çarpıyor insanın ruhuna
Bağıra bağıra ‘ben varım!’ diyor
Onu görmezden gelemezsin
Bırak rüzgar bildiği gibi essin.
Yer: Bornova pazar yeri
Semtinizdeki bitpazarına gidin.
Evimin dibinde
kurulan bir bitpazarı var. Hayatımda ilk defa gittim. Şimdiye kadar neyden mahrum kalmışım onu gördüm.
Oturdum bir sokak
lezzetçisi abinin masasında, adı Hüseyin. Çocuklarını tek başına büyütmüş, hala
da gölgesini üzerlerinden eksik etmeyen, yüreği temiz, emektar bir insan. Zorlu
bir hayatı olmuş Hüseyin abinin bunu yüzündeki çizgilerden ve gözlerindeki
anlayabilirsiniz.
Asi bir çınar gibi
duruyor orada.
Ufak bir tezgahı, bir
iki masa sandalyesi var orada. Tavuk ve ciğer pişiriyor. Oldukça güler yüzlü
samimi bir insan. Ciğer dürüm istedim, bir yandan onu yerken, bir yandan da etrafı
seyrettim, gelene geçene baktım, gözlem yaptım.
Bir sonuca vardım: En
samimi ortam burada. Maskesiz, şovsuz, çırılçıplak. Gösterişsiz, olduğu gibi.
Kimi çalmış getirmiş,
kimi çöpten çıkarmış, kimi temizlik yaptığı evin sahibinin çöpe atmak yerine
verdiği kıyafetleri getirmiş satmaya. Kimi yere örtü sermiş tam ortasına
oturmuş uyuyor.
Ürünlerden ziyade
ürünleri satanlar da bir iki kelamı hak ediyor bence. Kimse kendi tezgahındaki
ürünü övmüyor, bağırmıyor, gel abla burada şu var demiyor. Süslü paketlerle içi
boş şeyler satılmıyor burada. Paket yok. Geçer bakarsın işine gelirse alırsın.
Az kalsın unutuyordum. Hüseyin abinin mekanında otururken, arkadaşımın bir tanıdığı da oradaydı. Eşi ve çocuğu bizimle oturuyordu, adam da oyuncak almaya gitti. Elinde hortumu ve bir kulağı kırılmış bir fil figürü ile döndü.
Kadın :" Bu ne böyle kırık bu niye aldın bunu " diye sitem etti, elinde evirdi çevirdi fili. Adam oyuncağı çocuğa verirken :"Engelli fil o dedi, ne var insanlar da böyle, bir şey olmaz " dedi . Ama o kadar doğal bir akışta söyledi ki. O an zerre bir itiraz edemezsin, engelli fil o, alacaksın onu kusura bakma.
Buldum!
Hani biz küçükken, büyüklerimiz, anne
babalarımız “sus sen küçüksün, sesini çıkarma, ağlama, bağırma, konuşma”
derlerdi ya, biz bundan dolayı duygularımızı düşüncelerimizi ifade edemedik ya
da çok zorlandık.
Kimse de sormadı senin derdin ne diye. Şimdi çocukken
öğrendiğimiz model: sus, konuşma, ifade etme, sende kalsın düşüncen duygun.
Sonra büyüdük, sorunlar filan yine tepemizde,
kimilerimiz derdini konuşarak, bir şey üreterek çözmeye yöneldi, spor yaptı,
sanatla uğraştı vs. terapiye gitti filan.
Büyük bir kısmımız da, ebeveynlerinin yaptığı
yanlış davranışları büyüdüğünde antidepresanların yaptığı ile aynı olduğunu
gördü. Anne baba eşittir antidepresan.
Bastır sorunları, halı altı, gülümse, toplumsal fonksiyonlarına devam et. Anne baba zamanında antidepresan rolündeydi. Çocuk büyüyünce ne yapsın alışık olduğu modeli aradı. Hapçı oldu çıktı sonra.
Halbuki çözümü kolaydı: empati, sevgi, nezaket.
“Papağanımı seviyorum.” Yazmada basit bir cümle. Uygulamasına bakmak ister misiniz?
Yaklaşık 6 yıldır papağanım Bıdık benimle. Ona her gün içecek temiz su sağlıyorum. Sağlığı ve keyfi için çeşitli sebzeler ve yiyecekler veriyorum. Ek gıda takviyelerini zamanında, olması gereken miktarda veriyorum. Her gün düzenli olarak spreyliyorum (bazen kendisi yıkanmak istemiyor), yoksa derisinde çatlaklar olur ve sağlığı etkilenir. Uyku vakti olduğunda ses çıkarmamaya özen gösteriyorum. Akşamları da masa lambamı açıyorum ki ampulün yoğun ışığı, uyku düzenini bozmasın. Buna benzer çeşitli başka bakımları daha var. Uzun uzun yazmayayım.
Sevgi istediğinde kafasını ve yanaklarını okşuyorum, öyle hoşuna gittiği için. Onu, kendi istediği şekilde seviyorum. Bu önemli. Kanatlarına dokunduğumda kızıyor ve ufak ısırıklarla beni uyarıyor. Ayaklarına badem yağı sürmemden nefret ediyor, ama bu da iyiliği için. Bazen hasta olabiliyor. Onu veterinere götürüyorum ve gerekli bakımlarının sağlanması için ikinci kez düşünmeden maddi manevi elimden geleni yapıyorum. Beni sevdiği ve özlediği için, iki üç günden fazla ondan uzakta olacak planlar yapmıyorum.
Peki bunlar bana yük mü? Hayır. Sevgide yük olmaz. Hamallık yaptığınızı düşünüyorsanız bir kalbinize dönün bakın, gerçekten seviyor musunuz. Sonra sevdiğiniz özneye bakın. Sizi kullanıyor mu? Sevginiz suiistimal ediliyor mu? Eğer öyleyse, kendinize olan sevginizde çatlaklar olabilir. Sınırlarınızı iyi koruyun. Önce kendinizi sevin ve onarın.
Fromm’a göre, sevgi her şeyden önce bir özen gösterme eylemidir. Sevilen kişinin ihtiyaçlarını fark etmek ve bu ihtiyaçlara karşı duyarlı olmak sevginin temelidir. Bu, sadece fiziksel anlamda değil, duygusal ve ruhsal anlamda da geçerlidir. Sevdiğimiz şeyin yaşaması ve gelişmesi için gösterdiğimiz aktif ilgidir. Kuru kuruya sevgi olmuyor diye düşünmüş ola gerek, bir de sevginin bileşenleri olduğunu söylemiş. (Google amca yardımcı olur gerisi için.)
Erich Fromm’un sevgi tanımını Bıdık üzerinde uyguluyorum. Her zaman yüzde yüz başarılı olduğum söylenemez ama niyetim önemli. Bazen yatağa uzandığımda kafama konuyor ve sevgi gösterisi olarak kirpiklerimle oynamaya başlıyor. Bunu yaparken gözkapağımı ısırdığı an onu uyarıyorum ve buna devam etmesine izin vermiyorum. Zarar görmeyi engellemem lazım. Bazen de çok bağırıyor ve sesinden rahatsız oluyorum. Kulak tıkacı kullanıyorum, kar etmezse Bıdığı balkona havalanması ve mekan değişikliği yapması için bırakıyorum. Her koşulda ona iyi gelecek, onu üzmeyecek şekilde problemleri çözmeye özen gösteriyorum.
Ona ayırmam gereken zamanı, besini, kafesinde ihtiyaç duyduğu materyalleri gidip başka bir papağana verirsem Bıdık’a ihanet etmiş olurum. Bunu yapmıyorum. Bıdık’tan herhangi bir karşılık da beklemiyorum.
Bıdığ’a
uyguladığım bu tarifeyi, bir insan evladına uyarlayabildiğimi düşünürsek,
muazzam olmaz mı?
İçten içe alev alev yanan bir kıvılcım tanesi
Dök üzerine suyu istersen kovayla
Sönmeyen bir ateşin ruhu var burada kaynağı
zahir
Bakanın gözleri olur âmâ
Dokunan verir nefes-i ahir
Çek elini yoksa kırılır kemiklerin
Kelimelerle kulaklarınızı yırtarcasına
bağırmayı öğrendim
Boğazım cayır cayır yanana kadar yazabilirim
Tokat gibi çarparım suratınıza kelimelerin izi
kalır
Gidin şimdi köşenize bağlayın kollarınızı
Büyük bir dalga geliyor, teselli edin kulaklarınızı